Close

Novus 17. Bölüm – 29 Nisan 2018 – Philip Glass

20. yüzyılın ikinci yarısının en üretken ve etkili bestecilerinden olan Glass, klasik müzik içerisindeki özgün müzikal dilinin ötesinde; Allen Ginsberg, Woody Allen, David Bowie, Twyla Tharp gibi birçok farklı sanatçı ile çalışmış, 50 yıllık süreçte sadece müzik içinde kalmamış, döneminin sanat ve entelektüel dünyasını oldukça etkilemiştir. Glass’ın film müzikleri pek çok ödüle aday gösterilmiş, “Saatler”in müzikleri ile BAFTA, The Truman Show’un müzikleri ile Altın Küre ödülünü kazanmıştır.

Altı yaşında keman, sekiz yaşında flüt ve piyano çalmaya başlayan Glass, on beş yaşında ilk bestelerini yazmaya yönelmişti. Glass’ın klasik müzik dağarcığının küçük yaşlarda gelişmesini sağlayan temel etken ise babası Benjamin Charles Glass’ın plak dükkânı işletmesi olmuştu. Benjamin Charles Glass, önceleri sadece ticaret amaçlı giriştiği bu işe, toptancı hangi plağı veriyorsa onları satmaya çalışarak başlamış ancak sonrasında neden bazı plakların oldukça çabuk satıldığını ancak diğerlerinin aylarca raflarda beklediğini anlamak için plakları evine götürüp dinlemeye başlamıştı. Bu plakların neden satmadığını anlayabilirse dükkânına plak alırken daha isabetli seçimler yapacağını düşünmüştü. İşte, 1940’lı yılların sonlarında satmayan bu plaklar; Bartok, Schönberg, Stravinsky, Şostakoviç gibi dönemin klasik müzik modernistlerine aitti. Benjamin Glass satmayan bu plakları evine götürüp defalarca dinlemiş, satmamalarının nedenini anlamaya çalışırken de bu isimlere hayran olmuştu. Zaman geçtikçe bir yeni müzik savunucusu haline gelmiş ve insanlara yeni müziği sevdirmek için satmayan plakları öylesine vermeye başlamıştı. Philip Glass erken yaşlarda, babası ile bu plakları dinleyerek müzik literatürüne çağından giriş yapmıştı ve yeni müzikten o da babası gibi oldukça etkilenmişti. Daha onlu yaşlarında iken en sevdiği müzikler; Bartok ve Şostakoviç’in eserlerinden oluşmaktaydı. Kendi deyimiyle: “Müzik dediğin işte böyle olmalı!” diye düşünüyordu.

Her ne kadar yeni müziğe vurgun, plakçı bir babaya sahip olsa da Glass’ın annesi Ida, ailede daha baskın bir role sahipti. Ida Glass, tıpkı döneminin diğer pek çok ebeveyni gibi oğulları Philip’in müzik okumasını istememiş ve daha “ciddi” bir uğraş seçmesi konusunda baba Glass’ı yanına alarak ısrarcı olmuştu. Philip Glass ise müzik konusunda oldukça kararlı davranarak yaşamının sonuna dek her koşulda sürdüreceği yola, Chicago Üniversitesi’nden mezun olur olmaz, Julliard Müzik Okulu’na giderek adım atmıştır. Sınava girmeye teknik olarak hazır olmadığı için önce yaygın eğitim bünyesinde 1957 yılında, bir yıl boyunca, yetişkinlere verilen kompozisyon derslerinde Stanley Wolfe ile eğitim görmüştür. Bu arada yaşamının ileriki yıllarında da müzik hayatına devam edebilecek geçim kaynağını sağlayabilmek adına çok çeşitli geçici işler yapmıştır, bu işlerin ilki Julliard’ın yetişkin kompozisyon kursuna gidebilmek için 1957 yazında çelik fabrikasında işçi olarak çalışması ve biriktirdiği para ile New York’a dönmesi olmuştur. Kompozisyon kursunda çalışkanlığı ile dikkat çeken Glass, o dönemde dahi müziğin kendisi için hobi olmadığını herkese göstermiştir. Kompozisyon kursu sonrasında Julliard Müzik Okulu sınavını geçerek hayalini kurduğu kompozisyon bölümünde eğitim görmeye hak kazanmıştır. İleride yöneleceği film müzikleri ile de ilgilenmeye de buradaki ilk yılında başlamıştır. Okuldaki yakın arkadaşı ile sıklıkla Hyde Park sinema salonunda film izlemeye giderek; Ingmar Bergman, Vittorio De Sica, Rene Clair, Jean Cocteau gibi dönemin en etkili yönetmenlerinin filmlerini izleme şansına erişmişlerdir. Glass, bu yönetmenlerin filmlerindeki müziklerden oldukça etkilenmiştir. Julliard zamanlarında Glass’ı çok etkileyen bir başka şey de caz müziği olmuştur. Geceleri sıklıkla gittikleri Chicago’da Stan Kenton, Count Basie, Duke Ellington, Sarah Vaughan gibi dönemin en büyük müzisyenleri çalmaktaydı. Ayrıca Glass, 1950’lerin sonlarında New York’a taşındıktan sonra oradaki kulüplerde John Coltrane, Miles Davis, Art Blakey, Thelonious Moonk, Ornette Coleman gibi muhteşem caz müzisyenlerini dinleme fırsatı bulmuştu. Sonrasında Ornette Coleman ile tanışma fırsatı da bulmuş olan Glass, kendi deyimiyle yaşamı boyunca aklından çıkaramayacağı cümleyi Coleman’dan duymuştu: “Şunu unutma Philip, müzik dünyası ile müzik piyasası aynı şey değil.” (Müziksiz Sözler, Alfa Yayınları)

İşte Philip Glass’ın ileride şekillenen müzik dilini bu iki kaynak beslemişti; babası sayesinde içine girdiği yeni klasik müzik (özellikle piyano ve oda müziği eserleri) ve Julliard zamanlarında kulüplerde dinleme şansına eriştiği caz duayenleri… Ayrıca Glass’ın gençlik yıllarından itibaren etkilendiği başka bir alan da edebiyat olmuştu. On beş yaşında okuduğu put kırıcı düşünür Immanuel Velikovsky ve çelik fabrikasında işçi olarak çalıştığı yaz döneminde okuduğu Hermann Hesse, Glass’ı derinden etkilemişti. Julliard zamanlarında edebiyatla yakından ilgilenmeyi sürdürmüş, müzikte olduğu gibi edebiyatta da yeni kültürel hareketlerin temsilcileri Glass’ın dikkatini çekmiştir. Kerouac, Cage, Burroughs, Ginsberg gibi yenilikçi, Beat ve avangart yazarlara yönelmiştir. İleride yazdığı müziklerde bu yazarların metinlerini libretto olarak kullanacaktır. Zaten en çok etkilendiği yazar Hesse, Beat edebiyatı üzerinde büyük etki yaratmışken Glass için bu yönelimin kaçınılmaz olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Julliard zamanları; dersler ve ders dışı New York, Chicago zamanları, ilgilendiği edebiyat ve sinema yapıtları Glass’ın tüm yaşamını bir okula dönüştürmüştü ve Julliard’dan oldukça donanımlı bir şekilde ayrılmasını sağlamıştı. Julliard sonrasında daha çok öğrenmeye ihtiyacı olduğunu hissederek maddi ve manevi olarak oldukça zor şartlarda Paris gitmiş ve dönemin duayen öğretmeni Nadia Boulanger ile aşırı disiplinli bir çalışma altına girmiştir. Ayrıca Paris’te Ravi Shankar ile tanışma şansına erişen Glass, Shankar’dan doğu müziği modları ve usullerini öğrenmiştir. 1966 yılında Paris’ten ayrılmadan önce, ilk eşi Joanne ile bir doğu yolculuğuna çıkmışlardı. Maddi imkânsızlıkla çıktıkları bu yolculukta Türkiye’den, İran ve Afganistan’dan da geçerek pek çok ülkeyi gezip, yolun çoğunu otostopla giderek Tibet’e kadar gitmişlerdi. Hindistan’a yaptığı bu yolculuk uzun yıllardır okuduğu ve etkilendiği ama kendi bünyesinde tam olarak kök salamadığını düşündüğü doğu felsefesi ve geleneği hakkında kafasındaki tüm soru işaretlerini yaşayarak gidereceği ve dönüşünde gerçek olarak kimliğine ve üretimlerine yansıtacağı dönüştürücü bir yolculuk olmuştur. Bu yolculuk sırasında Ghandi’nin tuz yürüyüşünü ilk kez duyan ve derinden etkilenen Glass, 1979’da yazacağı Satyagraha Operası ile Mahatma Ghandi’nin yaşamını anlatmıştır.

Hindistan yolculuğundan sonra 1967 yılında tekrar New York’a dönerek Philip Glass Ensemble’ı kurmuştur. Halen Glass Ensemble ile sahne almaya devam eden besteci, yaşamı boyunca oldukça çeşitli türlerde eserler vermiştir; opera, film müziği, solo piyano, konçertolar, senfoniler, oda müziği eserleri… Glass’ın piyano ile kurduğu bağ tüm bestecilik yaşamı boyunca oldukça özel olmuştur. Kendisinin seslendirdiği piyano eserleri diğer minimalist piyano müziklerinden melodik hattı ve çarpıcı motifleri ile ayrılmış, çağdaş piyano literatürü için çok önemli eserler vermiştir. Ayrıca oda müziği eserleri de oldukça özgün ve minimalist karakterlerine ek olarak, antik çağ ile güncel müziği birleştiren izlenimlerle döngüsel bir hatta yazılmıştır.

Glass’ın doğu modları ve usüllerinden beslendiği tekrara dayanan, yalın ve disiplinler arası çalışmalarla üretilmiş ve felsefi alt metinlere sahip eserleri, minimalizm kategorisinde tanımlanıyor olsa da orta döneminden sonra teoride minimalizmi aştığı söylenebilir. Yaşamı boyunca çok yönlü olmuş, müziğini ve gelişimini asla sınırlamamış, fabrika işçiliğinden kat görevliliğine kadar türlü işlerde çalışarak en zor koşullarda dahi çizgisinden taviz vermeden parayı başka yerlerden kazanmış, bazen çok az dinleyiciye verdiği konserler ile müziğini piyasaya göre asla şekillendirmemiş, çağın en büyük bestecilerinden Glass, bugün oldukça geniş kitleler tarafından bilinmektedir ve henüz hayattayken hak ettiği saygınlığa erişmiştir. Sadece eserleriyle değil, entelektüel yaşama katkıları ve yaşamı boyunca müzik için gece gündüz demeden çalışması, sanata bakışı, çok ünlü olduktan sonra dahi değiştirmediği müziği ve piyasa ile arasına koyduğu sınırla bugün müzik ve sanat dünyasını derinden etkilemeye, genç sanatçılara örnek ve ilham kaynağı olmaya devam ediyor…

 

Başak İdil Özen

Programın tüm bölümleri için: Novus

*Novus'un geçmiş bölümlerinde işlenmiş besteciler kalın yazı tipi ile belirtilmiştir. İsimler üzerine tıklayarak ilgili bestecinin yer aldığı bölüme erişebilirsiniz.

 

Liste

radyodinlemekicinbir.site gönüllü çalışma ve dinleyici destekleri ile hayat buluyor. Kısa bir süre önce kapanmanın ucundan döndük. Destek olmak için buraya tıklayabilirsiniz.

Benzer İçerikler

Takip etsen çok güzel olmaz mı?